Zeynep Akgün

Biyografi:
1975 Uzunköprü, Edirne’de doğdu
1993-1997 Mimar Sinan Üniversitesi, Güzel Sanatlar Fakültesi, Resim Bölümü
1998-2000 Mimar Sinan Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yüksek Lisans
Programı

Ödüller:
1997 Ayşe & Ercüment Kalmık Vakfı 5. Resim Yarışması, Birincilik Ödülü
1997 Tüyap Sanat Fuarı, Genç Yetenekler Yarışması, Mansiyon
1996 Ayşe & Ercüment Kalmık Vakfı 4. Resim Yarışması, Mansiyon

Kişisel Sergiler:
2020 Ruhun Kabuğu, Galeri 77, İstanbul, Türkiye
2018 Neredeyse, Galeri 77, İstanbul, Türkiye
2012 Koma, Artgalerim Nişantaşı Sanat Galerisi, İstanbul, Türkiye
2009 Suskonuş, Karşı Sanat Çalışmaları, İstanbul, Türkiye

Grup Sergileri:
2019 Geçmiş Zaman Olur Ki…, Galeri 77, İstanbul, Türkiye
2019 STEP İstanbul, Galeri 77 ile, Tomtom Kırmızı Binası, İstanbul, Türkiye
2018 Yeni Bir Dünya, ODTÜ Sanat 19, Ankara, Türkiye
2017 Şimdinin Kırılganlığı, Daire Galeri, İstanbul, Türkiye
2015 Gerçekliğin Kurgusu, Russo Art Galeri, İstanbul, Türkiye
2012 Kıyamet, Artgalerim Nişantaşı Sanat Galerisi, İstanbul, Türkiye
2012 II. Artgalerim Çağdaş Sanat Sempozyumu, Bodrum, Türkiye
2012 Hep Birlikte V, Artgalerim Nişantaşı Sanat Galerisi, İstanbul, Türkiye
2011 Hep Birlikte IV, Artgalerim Nişantaşı Sanat Galerisi, İstanbul, Türkiye
2011 I. Artgalerim Çağdaş Sanat Sempozyumu, Bodrum, Türkiye
2011 Hep Birlikte III, Artgalerim Nişantaşı Sanat Galerisi, İstanbul, Türkiye
2011 I. İstanbul Yaz Sergisi, Beyaz Art Sanat Limanı, İstanbul, Türkiye
2011 Dream Night (Rüya Gecesi), Swiss Otel, İzmir, Türkiye
2011 Bağlantı, Artgalerim Nişantaşı Sanat Galerisi, İstanbul, Türkiye
2010 Vicino A Noi (Yakında), Ufficio Cultura e Informazioni dell’Ambasciata di Turchia a Roma, İtalya
2010 Quintessenze (Cevherler), Scuderie Aldo Brandini, Frascati, Roma, İtalya
2009 Sintesi (Sentez), Türk - İtalyan Resim Sergisi, İpsar, Roma, İtalya
2009 Movimento Sintesi in İstanbul (İstanbul Sentez Hareketi), Caddebostan Kültür Merkezi-CKM, İstanbul, Türkiye
2009 My Name Is Casper (Benim Adım Casper), 216 Düşünce ve Üretim Alanı, Karşı Sanat Çalışmaları, Tarihi Sümerbank Binası, İstanbul, Türkiye
2009 Çağdaş Gençlerden Seçmeler Resim Sergisi, Casa Dell Arte, İstanbul, Türkiye
2008 Sintesi (Sentez), Caddebostan Kültür Merkezi-CKM, İstanbul, Türkiye
2007 ARKHE Grup Sergisi, Caddebostan Kültür Merkezi-CKM, İstanbul, Türkiye
2004 ARKHE Grup Sergisi 4, Akademililer Sanat Galerisi, İstanbul, Türkiye
2003 ARKHE Grup Sergisi 3, Mine Sanat Galerisi, İstanbul, Türkiye
2000 61. Devlet Resim Yarışması Sergisi, İstanbul, Türkiye
1999 Karma Sergi, Galatea Sanat Galerisi, İstanbul, Türkiye
1999 ARKHE-ARCHE Grup Sergisi 2, Elhamra Sanat Galerisi, İstanbul, Türkiye
1998 ARKHE Grup Sergisi 1, Galatea Sanat Galerisi, İstanbul, Türkiye
1998 Boyanın Serüveni, Akademililer Sanat Merkezi, İstanbul, Türkiye
1998 Genç Etkinlik 2, KAOS Sergisi, Tüyap, İstanbul, Türkiye
1997 Türk Kalp Vakfı Resim Sergisi, İstanbul, Türkiye
1997 Günümüz Sanatçıları, Atatürk Kültür Merkezi-AKM, İstanbul, Türkiye
1996 Habitat II, ÖTEKİ, Çağdaş Sanat Sergisi, Antrepo, İstanbul, Türkiye


Fuarlar:
2017 Art Ankara 3. Çağdaş Sanat Fuarı, Sevil Dolmacı Art Consultancy ile, Ankara, Türkiye
2012 Contemporary İstanbul Çağdaş Sanat Fuarı, Artgalerim Nişantaşı Sanat Galerisi ile, İstanbul, Türkiye
2012 Art Bosphorus Çağdaş Sanat Fuarı, Artgalerim Nişantaşı Sanat Galerisi ile, İstanbul, Türkiye
2011 Contemporary İstanbul Çağdaş Sanat Fuarı, Artgalerim Nişantaşı Sanat Galerisi ile, İstanbul, Türkiye
2011 Art Bosphorus Çağdaş Sanat Fuarı, Artgalerim Nişantaşı Sanat Galerisi ile, İstanbul, Türkiye
2010 Art Bosphorus Çağdaş Sanat Fuarı, Arte Vista Standı, İstanbul, Türkiye
2010 ARTİST 20. Tüyap Sanat Fuarı, Manik Atak Sergisi, 216 standı, İstanbul, Türkiye
2009 ARTİST 19. Tüyap Sanat Fuarı, Sistem Arızası Sergisi, 216 standı, İstanbul, Türkiye
2009 İmmagina, Reggio Emilia Sanat Fuarı, İtalya
2009-2004 ARTİST Tüyap Sanat Fuarı, ARKHE Grup Sergileri, İstanbul, Türkiye

Performanslar:
1996 Eric Anderson ile OPUS 29 Performansı, AKM, İstanbul, Türkiye


Zeynep AKGÜN 1975 yılında Uzunköprü’de doğdu. 1997 yılında Mimar Sinan Üniversitesi, Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümü’nden mezun oldu. 2000 yılında aynı üniversitede Sosyal Bilimler Enstitüsü Resim Bölümü Yüksek Lisans Programını tamamladı. Yurtiçi ve yurtdışında çeşitli sergi ve fuarlarda yer aldı. Arkhe ve 216 insiyatifleriyle grup sergileri düzenledi. Sanatçı çalışmalarını halen İstanbul’da atölyesinde sürdürmektedir.

Zeynep Akgün yapıtlarında genel olarak “insanlık durumlarını” konu alır. İnsanın doğal ile yapay arasında, belirgin ve muğlak arasında, bazen kurban, bazen cellat olarak, bilinçli ya da uykuda, bu tezatlar kıskacında yaşama zorunluluğunu sorgular, hiçbir zaman göz ardı edemeyeceğimiz diğer olasılığı da işaret ederek... Evrensel yaşamın ve insan doğasının vazgeçilmez olguları olan zıtlıklar arasında tarafımızı seçerken anlık sezgilerimiz bize yol gösterir.

Kompozisyonlardaki formlar geleneksel anlayışla tuvalin boşluğuna konumlandırılırken gerçek oranları terk eder, güncel sanat anlayışının sonsuz esnekliğinden yararlanır. Biçimsel yapılardaki keskin farklılıklar da gerilimli bir atmosfer yaratır.


Yorumlar:
SEZGİSEL BİR VAROLUŞ

Zeynep Akgün, göz kamaştırıcı objelerle çevrelenmiş kadın figürlerinin yer aldığı tuvalleri ile Neredeyse sergisinde merkeze kadın imgesini alarak kaotik ve belirsiz durumların, çoğulcu bir bakış açısıyla altını çiziyor. Sanatçı, plastik bir estetikle oluşturduğu resimlerinde temelde kadının sıkışmış, arada kalmış ve tezahür edilememiş durumlarını çarpıcı ve realist bir üslupla ortaya koyuyor.

Akgün, gerçekçi bir tarzda ele aldığı resimlerinde ironik kompozisyonlar kurgulayarak, neredeyse sürreel görseller yaratıyor. Gerek doğa içinde gerekse minimal mimari planlar içinde çeşitli hareket ve pozisyonlarda görünen kadınlar ne kadar gerçekse bir o kadar da sembolizmin yoğun temsillerini oluşturuyor. Varoluş haliyle figür ne kadar stabil ve donuk gibi görünse de havada ve yere basmayan mekânlar içinde bir tezatlık oluşturarak kişisel ve sosyal bir olgu olarak egzistansiyalini de sorgulamakta. Toplum içinde hızına yetişilemeyecek şekilde değişen güncel durum ve olaylar, aynı sosyal yapı içinde yer alan kadın olgusunu da tetikliyor. Kadının kişisel dönüşümü devam ederken, toplumsal normlar da değişiyor ve çeşitleniyor. Bu noktada, sanatçının resimlerinde merkezde yer alan kadın imgesi sıradan bir olgunun dışına taşarak globalleşmiş bir meseleyi de ortaya koyuyor: Kadının kimliği, varoluşu…

Resimlerde yer alan donuk bakışlı, dünyevi estetik görünümlere sahip gerçekçi kadın figürleri, kendilerine tanımlanan alanda zoraki bir kabulleniş hali ile yer alıyor. İronik ve aldatıcı bir gerçeklik içinde olan belirsiz ruh durumları halindeki bu figürler, ayrıca simgesel olarak da süs eşyaları, parlak kurdele ya da özel taşlar gibi elemanlarla bir bütünlük sağlıyor. Tekinsiz ve muğlak görünen figürler ile keskin ve aykırı görünümlere sahip bu süslemeler arasında uçsuz bir tezatlık göze çarpıyor. Kadınlar ile varlıkları arasındaki tuhaf ama zıt birleşimin temsili, boşluk içinde yüzen tuvallerde aktarılıyor. Kadının kendisine verilen kimlik ile bütünleşmesi beklenirken kompozisyonda yer alan espas içinde oldukça karakterize yeni bir varlık hali oluşmuştur. Kadının varoluşu için kendisine verilen kimlikte ise cafcaflı, yaldızlı objeler, kurdele ve parlak taşlar gibi elemanlar ile bütünleşmesi hesaplanır. Planlanan, bu zoraki durum, kadınların ifadelerinde belirgin bir soru işaretiyle yer almaktadır. Donuk olarak bakan imge, sezgisel olarak bir anda uyanacak, canlanacak ve tüm bu sorgulamalara karşı çıkacakmış hissi yaratmaktadır. Kadını bir bütün olarak ele aldığımız yapıtlarda, süs nesneleri neredeyse figür kadar büyüktür. O denli kocaman ve gösterişlidir ki resimden fırlayıp reel zaman ve mekânda konumlanacak hissi yaratır. Ancak figürle birlikte bakıldığında ise bu durumun tam zıttı bir ifadeyle kadınla yarışmakta ve nesnel bir varoluş çabasına girmektedir. Bu durumda, bu yaldızlı objeler figürü destekleyerek onu ortaya mı çıkarır yoksa kendi gösterişleriyle bastırarak yok mu etmeye çalışır? Sözü edilen soyut durum, kadının başına gerçek hayatta gelir ve kadına yeni yeni anlamlar yüklendiği gibi onu yok etme ve yeniden var etme gibi eylemsel bir süreçlere taşır.

Akgün'ün tuvallerinde kadın imgesi geleneksel bir yaklaşımla tuvalin merkezine konumlandırılıp, müphem bir mekân ve zaman algısı ile çok boyutlu bir form halinde sunulur. Sanatçının önceki serilerinde zaman ve mekân algısına dair bariz bir emare taşımayan figür merkezli tuvallerinin aksine, bu serilerde minimal bir mekânsallık algısı görünürlük kazanır. Figürü içine alan diagonal, çizgisel formlar ile soyut bir mekân yaratılır. Grafik ve mimari bir dil ilişkisi olan bu mekân hissi, maddesel bir bütünlük içinde figürle ilişki kurar. Realist olan figürün karşısında kütlesel bir mimari yapı, tezat bağıntılarla varlık gösterir. Mimarinin keskin ve iletişimsiz bağına karşın tuvallerde yer alan bir diğer form olan doğa ve salt ağaç görüntüleri figürle güçlü bir ilişki içinde organik bağ kurar. Mekânların sınırlı ve konservatif çizgilerinin aksine, doğanın hakiki varlığı, figürde yeni bir gerçeklik arayışının izlerini de sunar. Figürün kuşkulu ve kararsız görüntüsü, zaman içinde doğa ve mimari paralelinde, sembolik yeni bir gerçekliğe dönüşür.

Kadınları süsleyerek ikonalaştıran ve tektipleştirici bir algının tezatı olarak arka planda yer almaya başlayan natura, boyutsuz bir mekân ve zaman algısından uzaklaşarak gerçek bir mekân ve zaman algısını aktarır. Figürü koşulsuz saran kristalize taşlar ya da bir hediye paketi süsü, reel dünyada kadını gerçekten mutlu edecek midir? Dayatılan sınırlı algı karşısında kristalize taş ya da kurdeleler hilkat garibeleri olarak ürkütücü ve gerçek dışı durum ve ideleri niteler. Figürün evrimsel sürecinde, pırıltılı objelerin fantastik etkisiyle, kadının sorgu halindeki duruşları ve bakışları yumuşak ve geçişken bir his yaratır. Kadın inci taşların, elmasların, hediye paketi süsleri ve kurdelelerin boyunduruğu dışına taşmaya ve böylece özüne, yapmacık olmayan kimliğine bürünmeye başlamıştır. Dönüşen bu varlık hali, kadının dingin bir doğa ve mekân ile bütünleşerek kuşkulu bakışlarından sıyrılma halini ortaya koyar. Kadının ananeler ile oluşturulmuş sembolik hali, karakterize bir görüntüyle tuhaf bir estetik algısı yaratır.

Akgün'ün, salt figür yaklaşımından taşarak portre resimlerinin de görünürlük kazandığı bu serisinde, evrimsel bir dokunuş belirgin olarak varlık gösterir. İnci taşlar içinde, daha net bakışlarla bakan bir figürün, artık kısıtlamalardan uzaklaşmış halini netleşen bir döngüde izlemek mümkündür. Sanatçının tablolarındaki kadınların yepyeni bakışlarıyla, mecburi bir yüzleşme olasılığı da artar. Akgün, yarı somut mekân ve zaman birleşiminde kadın imgesinin güncel durumuna işaret ederek dar alanda kurgusal naratif resimler üretir. Resimlerdeki ikonik kadınlar, aidiyetlerinin olmadığı düş dünyasının karanlık atmosferlerinden koparak, bir başkaldırı, bir direniş hali ile sezgisel bir ironinin göstergelerini oluşturuyor.

En nihayetinde tuvallerde gerçeklik ve yanılsama arasındaki tuhaf ve ironik ilişki ile kadın imgesinin çok boyutlu, kurgulu karakteri sert bir çarpışma haliyle izleyici karşısına çıkıyor ve soruyor: Tüm bu ucuz süslemelere karşı kadın için tüm yargılardan uzak, salt bir hakikat ve kesinlik var mı?

Melike Bayık, Eylül 2018

***
RUHUN KABUĞU

Mistisizm ve felsefenin temelleri atıldığından beri insanlık, fiziksel bir varlık olarak beden ve bedenin metafizik özü arasındaki diyalektik ilişkiyi anlamaya çalışmakta. Mistikler ve din adamları buna ruh adını verirken; filozoflar ve sosyal bilimciler bizi diğer canlılardan ayıran ve birer birey yapan bu elementi zihin olarak nitelendirdiler. Özellikle de felsefe alanında, Descartes zihnin beden ve bizi çevreleyen bütün maddeler üzerinde açık bir tahakkümü olduğunu vurgulayan bir beden-zihin dikotomisini formüle etmişti. Kadim beden-zihin problemini insanları katıksız bir rasyonalizme yönlendirerek çözmeye çalışan kartezyen beden-zihin ikiliğinden öte, metafizik bir husus olarak ruh tüm kültürlerde bir problem olarak yer aldı. Ruh nedir? Var olan bir şey midir? Biz öldükten sonra da var olmaya devam mı eder? Eğer öyleyse, bedenimizden ayrıldıktan sonra nereye gider?

Din ve felsefe dışında, sanat tarihinde de metafizik sorular büyük bir rol oynamaktadır. Antik çağlardan bugüne, sanatçılar bizi insan yapan şey nedir ve bizi bireysel değişime iten enerji nedir sorularına cevap aradı. Doğruları mantık, objektivite ve evrenselliğin dışında açığa çıkarmak için algı sınırlarının, ölçülebilir gerçeklik yapılarının ve doğrunun dikte edilmiş tüm yorumlarının ötesine geçtiler.

Sanat konuşulamayanı imgelerle tercüme eden bir iletişim aracıdır. Doğrusal olarak açıklanamayan şeyleri görselleştirir ve böylece sınırlı dünya algımıza oldukça değerli boyutlar ekler. Sanatçılar kapsamımızı genişletir ve böylece bizi estetik, entelektüel ve spiritüel açıdan zenginleştirir. Sanatın görünmeyeni açığa çıkarma ve ruhumuza dokunma gücünü gösteren, sanat ve yücelik arasındaki ilişki üzerine birçok kitap yazılmıştır. Özellikle de resim sanatı, kısıtlı bakış açılarımızın perdesini mantık çerçevesinde görebildiklerimizin ötesine taşıyarak kaldırmasıyla, sıklıkla değerli bir alternatif bilgi üretim alanı olarak değerlendirilmiştir.

Ruh gerçekten de görünmez ve kanıtlanamaz oluşu göz önünde bulundurulursa tartışılabilir, hatta şüphe uyandıran bir kavram. Bununla birlikte binlerce yıldır insanlar rasyonalizmin ötesinde, mantığın ötesinde, objektivizmin ve zihni ilgilendiren hususların ötesinde bir şey olduğunu hissediyorlar. Bu bir şey bir illüzyon ya da ütopik bir rüya olabilir. Ancak aynı şekilde, her daim var olan ölüm ve yok oluş karşısındaki dehşetimizin üstünü kapatmak için uydurduğumuz bir manevi gizem de olabilir.

Her ne olursa olsun, sanatçılar hayatta farklı anlamların peşine düşmekten korkmazlar. Bilginin, bilimin ve evrensel gerçeğin ötesine geçerek varoluşumuzun karanlık köşelerinde yatan sezileri açığa çıkartırlar. Bu, sanatın ne kadar önemli olduğunun kanıtlarından biridir. Sanat bilime, felsefeye ve mistisizme değerli bir katkı yapar çünkü kendi bilgi biçimini yaratırken bu üç alanın da eşiğinde durabilme yetisine sahiptir.

Zeynep Akgün’ün son resimleri insanın beden-ruh dikotomisi ve bunun toplumdaki yerimizi şekillendirmedeki etkisini ele alıyor. Bu resimler bilinenle bilinmeyeni ve de görülenle görülmeyeni birbirine bağlamak için gerçeklik ve gerçeküstücülük arasında gidip geliyor.

Galeri 77’de sanatçı yeni bir eser serisiyle karşımıza çıkıyor. Bu seride dört ana unsur, çeşitli varyasyonlarıyla görülebilir: çıplak insan bedeni, hayvanlar, kumaşlar ve içi boş elbiseler. Tüm bu parçalar genellikle monokrom bir arka planın önünde tasvir edilmiş.

Bu resimlerde baskın unsur, parça parça ve sahibi belli olmayacak bir şekilde başsız olarak temsil edilmiş olan beden unsuru. Yüzü olmayan gövdeler bilinmeyen alanların ve katmanların önünde çember oluşturuyorlar. Bazen birbirleriyle ilintili halde, bazen de sessiz bir yalnızlık içinde o anda donup kalmışlar. Pozları dinamik hareketleri anımsatıyor, bu hareketler izleyici gözlerini tabloya doğrultmadan hemen önce gerçekleşmiş gibiler. Figürlerin kasları gergin ve bedenler sonsuza kadar duracakları dansçı pozlarında yakalanmışlar. Eserlerde yaprak kımıldamıyor. Zaman mefhumu kaybolmuş ve mekân belli başlı yerlerden ve coğrafyalardan tamamen bağımsız. Bedenler idealizm ve natüralizm arasında bir üslupla betimlenmiş olsa da belirli kişilere ait olmayan, parça parça ve kimliksiz halleri sayesinde izleyici ile daha kolay bağ kurabiliyor.

Resimlerin estetiği, barok ve klasisizmle birlikte çağdaş sanattan bildiğimiz eklektik kompozisyon kavramına da uygunluk gösteriyor. Resimlerin parça parça karakteri, objelerin çatışması ve semboller; bir rüyayı andıran atmosferle birleşince, gerçekliğin sürrealist yorumuna yakınsıyor. Nihayetinde Akgün’ün yaklaşımı bilinen üsluplar ve akımların arasında duran güçlü bir pozisyonu formüle eden bireysel bir yaklaşım. Bu yüzden Akgün kendi resimsel stratejisini kurguluyor; bu strateji çoğulcu karakteri sebebiyle çağdaş bir estetik açığa çıkarmakla kalmayıp, aynı zamanda günümüz dünyasındaki varoluşsal mücadelemize atıfta bulunan kavramsal bir anlam ediniyor.

İnsan bedeniyle birlikte hayvan figürleri de resimlerde karşımıza çıkıyor. İkonografik tarihlerinden ötürü özellikle yılanlar kompozisyona mistik bir boyut katıyorlar. Âdem ve Havva’dan bu yana yılan, bizi günahkârlığa kışkırtmaya çalışan kötülüğü temsil eder. Bazen figürler hayvanlardan kaçınıyor gibi duruyor, bazı resimlerde ise bu tam tersi ve uyum içinde birlikte var oluyorlar. Hâl böyle iken insan ve hayvan arasındaki resimsel ilişki eserlerin dramatik karakterlerini arttırıyor ve oldukça güçlü bir gerilim yaratıyor.

Aynı zamanda figürlerin etrafında kumaşlar yer alıyor ve bu kumaş parçaları resmin farklı unsurları arasında kompozisyonel ve kavramsal bağlantılar yaratıyor. Bazı yerlerde figürleri birbirine bağlarken, bazen de bedenleri sararak kimliklerinin açığa çıkmasını engelliyorlar. Böylece seyircinin varoluşsal hayatta kalma mücadelesinin tanığı haline geldiği bir saklambaç oyunu ortaya çıkıyor. Kumaşlar karanlık alanlar boyunca süzülür ve figürlerin etrafını serbestçe sararken, aynı zamanda resimsel matriste ek hareketlere de yol açıyorlar.

İçi boş elbiseler, kompozisyonun bir diğer unsuru olarak izleyicinin dikkatini çekiyorlar. Tüm parçaların tam ortasında yer alan ve geri kalan unsurlarla aralarında sık sık bir renk kontrastı bulunan bu elbiseler; kıyafetlerin sosyal kodları sembolize eden kültürel anlamlarıyla beraber, aidiyet ve toplumsal cinsiyet meselelerine de atıfta bulunuyorlar. Elbise, bir moda öğesinden çok daha fazlasını ifade ediyor. Elbise, üzerinden kimliğimizi ve kişiliğimizi sunduğumuz bir levhadır. Elbiseler, aynı zamanda toplumsal kural ve adetlere uymak için içine sığıştığımız birer kalıptır. Bazen elbise çok dar olur ve özgürce hareket edebilme yetimizi elimizden alıp, rahatça nefes almamızı bile engeller. Bazen de elbiseler çok büyük olur, böylece üzerimizde kalmasını ve aynı zamanda da bize yakışmasını sağlamak için uğraşır dururuz. Yalnızca bazı ender anlarda elbise üzerimize cuk diye oturur ve parıldamamızı sağlayan ikinci bir ten gibi hissettirir.

Zeynep Akgün, sıcak ve dinamik gövdeler ile çoktan unutulmuş hayaletlerin içi boş kabuklarını andıran uçuşan kumaşlar ve boş elbiseler arasında bir kontrast kuruyor. Ten ve kumaş arasındaki ilişki, boş ve dolu gövdeler arasındaki farklılıklar; fizik ve metafizik ayrımıyla birleşince o tekinsiz ruh-beden dikotomisine işaret eden bir gerilim açığa çıkarıyor. Ancak, Akgün’ün resimlerindeki figürler tüm elbiselerden, tüm zincirlerden ve tüm sosyal kalıplardan sıyrılmış gibi duruyorlar. Zaman ve uzay boyunca özgürce hareket ederek modern erkek ve kadınların bireyselleşme sürecinin evrensel birer sembolü hâlini alıyorlar. Boş ve minimal arka planlar, çıplaklık ve içi boş elbiselerle birleşince bedenin doğal saflığına ve ruhun özgürlüğüne vurgu yapıyorlar. Akgün’ün eserlerinde, beden ve ruh tüm dünyevi ve sosyal boyunduruklardan kurtularak olmaları gerektiği gibi var oluyorlar: Özgürce ve birey olarak.

Prof. Dr. Marcus Graf
Sanat Eleştirmeni, Küratör, Yeditepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Sanat ve Kültür Yönetimi Bölümü Başkanı